• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Volga Volga

Volga Volga


Ailemle çıkacağımız 8 gece 9 günlük Volga Volga turu İstanbul’dan öğlen 12.00’da binmemiz gereken ama ancak 13.00’da binebildiğimiz uçuşla başladı. İlk durağımız olan Saint Petersburg’a 1 saatlik gecikme ile, yerel saatle 17.00’da vardık (3 saat yol, 1 saat zaman farkı). Rehberimiz Vera’yı bulmamız biraz zaman aldı ama nihayet kavuştuktan sonra 9 kişilik bir grup olarak yola çıktık.
Rehberimizden sürpriz olarak öğrendiğimiz şey, aslında turun bir sonraki gün başlayacağı ve bizim bir gün erken geldiğimiz oldu. İstanbul’daki Pronto tur yetkililerini sevgilerimizle andıktan sonra yeni programın ikinci sürprizi ile karşılaştık. İlk gece otelde kalacağımız söylenmişti, ama doğrudan gemiye gideceğimizi öğrendik. Neyse ki bu değişiklikler gezi planını pek etkilemedi. Sadece ekstra turlar bir gün erkene alınmış, programa dahil ücretsiz turlar bir gün sonraya planlanmış oldu. İlk akşam büyük bir hevesle daha önce notlarını çıkarttığım yerlere gitme planını yaptık. Tur programında Peterhof ve Puşkin kasabası ekstra, panaromik şehir turu ve Hermitage müzesi turu ise ücretsizdi, ancak bunların hiçbiri şehrin en ünlü katedrali St. Isaac katedralinin içini kapsamıyordu. Bu katedralin 100küsür metelik bir boyu ve üst balkonunda bir seyir terası var. İlk akşam yemek yeyip ertesi günün programını rehberle konuştuktan sonra metro ile şehir merkezine gittik. Gemimiz Proleterskaya diye bir bölgede demir almış durumda, şehir merkezi ise Gostiny Dvor istasyonundaydı. İki istasyon arasında yeşil hat işliyor ve 5 durak var. 1 lira yaklaşık 18 ruble ve metroya tanesi 27 rubleden alınan jetonlarla biniliyor. Gemiden Proleterskaya metro durağına 10 dakika, Gostiny Dvor istasyonundan katedrale yarım saatlik yürüyüş yolu var. Yolun başında yavaş yavaş atıştırmaya başlayan yağmur gittikçe hızlandı. Gece ışıklandırması zayıf olan katedrali kapalı sandık, ama seyir terası sabah 4’e kadar çalışıyormuş, gece çıkış 300 ruble. Para birimine henüz alışamamış olmanın verdiği huzursuzlukla çok feci pahalı sandık ama meğerse 15-20 lira arası bir şeymiş, değer deyip biletlerimiz aldık. İçeri girip yukarıya asansör olmadığını gördüğümüz anda bizimkilen yüzü görülmeye değerdi. 200 basamak kadar tırmandıktan sonra çılgınlar gibi bir yağmur altında seyir terasına vardık. Yağmur dolayısıyla puslu havadan mı dersiniz, makine ıslanacak diye fotoğraf çekememekten mi dersiniz yoksa yol arkadaşlarımın 200 basamak sonraki hallerinden mi dersiniz bilmem ama bence çıktığımıza değmedi. Aynı yağmur altında yarım saatlik metroya dönüş yolu bir işkenceyse, metrodan inince yürüdüğümüz son 10 dakika bin işkenceydi. Perişan halde vardığımız kamaramızda serilip yattık.

Ertesi gün 70 euro karşılığında katıldığımız ekstra tura gittiğimize değdi. İlk durağımız Puşkin kasabasıydı. Eski adı çar kasabası olan bu mekan, Sovyet zamanında çara dair her şeyin silinmesi ile Puşkin kasabası olmuş, zira Puşkin burada okula başlamış. Bir Puşkin heykeli, Puşkin’in gittiği okulun içindeki müze ve barok, dolayısıyla alabildiğine altınlı ve alabildiğine rüküş kocaman bir yazlık saray var. Sarayın içinde neredeyse her odada altın kaplı ahşap işlemeler var. En ilginç oda duvarları kehribarlarla kaplı kehribar odası. St Petersburg ikinci dünya savaşında Naziler tarafından neredeyse yerle bir edilmiş (rehberimiz Vera’ya göre yerle sıfır ). Sadece şehir merkezine girememişler. Bu saray bu sırada çıplak inşaat halinde kalmış. İçindeki eserlerin birçoğu şehrin içlerine kaçırılabilmiş ama kehribar odasını sökememişler, üzerini tahtalarla, kum torbalarıyla kapatıp sarayı terk etmişler. Döndüklerinde bu odanın süslemelerinin yerinde yeller esiyormuş haliyle. Eski fotoğraflar kullanılarak odanın yeniden yapılması 11 milyon dolar tutmuş, bunun 3 milyon dolarını Alman hükümeti tazminat olarak vermiş. Maalesef odada fotoğraf çekimi yasak.

Buradan otobüslerle bizim değişimizle deli Petro, dünyanın geri kalanının değişiyle büyük Petro’nun yazlık sarayına gittik. Bence her iki deyiş de doğru, ben büyük Petro ile devam edeceğim, zira bence büyüklüğü deliliğinden büyük. Adam Rusların denize açılma hayalini gerçekleştirip donanmasını kurmuş. Bunu yapmak için de Neva nehrinin denize döküldüğü platoda, bataklıkların üstünde bir şehir yaratmış. 16 ayrı meslekte uzmanmış, donanmanın kurulması için Amsterdam’daki tersanelerde 2 sene işçi olarak çalışmış ve gelip St. Petersburg’da kendi donanmasını kurmuş. Yarattığı şehir resmen bir müze, Avrupa’daki en güzel şehirleri gezmiş, oralarda en beğendiği şeyleri yeni şehrine yaptırmış, resmen bir müze şehir yaratmış. Bu şehir kurulurken işlemi hızlandırmak için tüm ülkedeki inşaatı durdurmuş, tüm mimarları, mühendisleri, işçileri buraya yığmış. Avrupa’nın en ünlü mimarlarını çılgınlar gibi para verip getirtmiş. Şehir merkezinde kışlık sarayını kurmuş, biraz dışına da yazlığını. Şehir büyüdükçe yazlık şehrin içinde kalmış, sessizlik arayan imparator Peterhof’da büyük yazlık sarayını kurmuş. Öyle bir yere kurmuş ki, hem Baltık denizine, hem de Neva nehri deltasına hakim, oldukça stratejik konumda çok fonksiyonel bir yer olmuş. Bu sarayın en görülesi yeri bahçesi. 11 dönümlük bahçenin her tarafı fıskiyelerle dolu. Fıskiyeler bilmem hangi dağın kaynağındaki suyun 22 km’lik bir borular sistemiyle taşınması ile besleniyor. Hiç motor veya elektrik sarfiyatı yok. Tamamen zeki bir mühendisin su basıncını kullanmayı akıl etmesi sayesinde farklı yüksekliklerde kurulan havuzlar ile çalışıyor. Sabah 11’de açılan fıskiyelerin akşam 4’te kapanması gerekiyor ki yukarıdan gelen su üst havuzda tekrar biriksin ve gerekli basıncı sağlasın. Bahçede bir sürü oturma yerinin altından su fışkırıyor, bu da Büyük Petro’nun eşek şakalarını ne kadar sevdiğinin göstergesi. Gezi keyifli ve verimli geçti. Kendimiz gitmeye kalksak birbirinden arabayla 40-45 dk. uzaklıkta olan bu iki yeri, alfabesini bile okuyamadığımız bir ülkede bulmamız eziyet olabilirdi.

Turu akşam saat 3-4 sularında bitirip ertesi gün içini göremeyeceğimiz, sadece dışını görebileceğimiz St. Isaac katedraline gittik, bu sefer tepesini değil, içini görmek için. İçinin en etkileyici yanı mozaikleri. Camın metal oksitlerle muamelesi sonucu bir sürü renk geçişi elde edilmiş ve yakından bakmadığınız sürece resimlerin mozaik olduğunu bile anlamıyorsunuz. Bir de vitraydan kocaman bir İsa figürü olan kocaman bir pencere var. İnşaatı tamamlayan mimar inşaata 30 küsür yaşında başlamış, 40 senede bitirmiş. İnşaat bittikten 1 ay sonra ölmüş. İnşaat 23 sene, içinin dekorasyonu 17 sene sürmüş. Mozaikler ise 60küsür sene. Görülmeye değer bir emek. Akşam yemeğine gemiye geri gidip St. Petersburg’un ışıklı gecelerini bir de güzel havada gezmek üzere şehir merkezine bir kez daha gittik. Güzel ışıklandırma, Eyfel’in mimarının yaptığı Teslis köprüsünü görme ve birkaç güzel gece fotoğrafının ardından yorgunluktan aklımız şaşmış bir şekilde gemiye döndük.

Ertesi gün panaromik şehir turu ve Hermitage günüydü. Sabah, artık büyüyüp tamamlanmış gurubumuzla otobüse doluştuk ve kilise kilise gezdik. Kubbeleri bildiğimiz Rus kubbelerine, yani macun şekere benzeyen kan kilisesini, yukarıda bahsettiğim St. Isaac katedralini, çariçelerden birinci Elizabet’in rahibe olmaya karar verip kendine yaptırdığı Manastırı (daha sonra iş ciddiye binince yememiş, vazgeçmiş, o ayrı) ve adını hatırlayamadığım ve açıkçası çok da etkilenmediğim bir sürü kiliseyi dışarıdan 10ar dakikalık seanslar halinde görüp fotoğraflarını çektik. Bunun yanında rehberimiz Vera gezi boyunca otobüsle yanından geçtiğimiz tarihi yerleri anlattı tipik bir otobüs turundan bekleneceği gibi. İşin bu kısmını eğlenceli kılan tek şey Vera’nın sağını solunu sık sık karıştırması oldu :D.

Asıl ziyafet bundan sonra başlayan ve kesinlikle yetmeyen Hermitage müzesi turu oldu. Dünyanın sayılı müzelerinden biri olan bu müzede sadece Avrupalı sanatçıların eserleri var. Her türlü dönemden her türlü eserle Louvre’un yanında adı anılan bir müze. Orada bizim geçirdiğimiz gibi saatler değil, günler geçirilmeli ki insan gezdiğini anlasın. İki gezi arasında verilen serbest zamanda biz kadınlar alışveriş peşinde koşarken babam akıllılık edip Rus müzesine girdi ve orijinal Aivazovski’nin önünde nefesinin kesildiğini söyledi. Bu konuda kendimden utanıyorum, bilsem yapmazdım, lütfen konuyu bir daha açmayalım.

Her iki günkü gezinin de en kötü yanı açlık oldu. Yanımıza verilen kumanya yarın dilim bayat ekmek arasına kötü sucukumsu bir et, kötü peynir, meyve ve sudan ibaretti. Bu konuda gemi mutfağını şiddetle kınıyorum. Normal yemeklerde lahana, patates, et, mantar ve sarımsakla şahaneler yaratan aşçıların azıcık paraya kıyıp kumanyalara biraz daha özen göstermelerini beklerdim.

Akşamına gemimiz hareket etti ve turun bol sulu, bol orman manzaralı ama daha az hareketli kısmı böylece başlamış oldu. Bu noktadan sonra gemide çok, karada az vakit geçirdik. Tabi bu arada bizleri oyalamayı görev edinen rehberimiz bize sıkı bir program hazırladı. Rus tarihi ve Rusça dersleri yapıldı. Gemideki dükkanı işleten kişi Rus el sanatları ile ilgili “tamamen duygusal” amaçlı bilgilendirme yaptı, matruşkaların nasıl seçilmesi gerektiğini söyledi. En kaliteli matruşkaların en küçük parçalarında da büyüklerinde olan desenler olurmuş, bir de altında yapan kişinin ismi olurmuş. Parça sayısı 3, 5, 7, 10, 15 ve fazlası olurmuş; bu sayılar harici olursa sette eksik var demekmiş. İlginç bir şekilde gemideki dükkanın fiyatları dışarıya göre pahalı değildi. Hatta St. Petersburg’un içindeki fiyatlardan daha uygun şeyler vardı.

Baltık denizinden yola çıkarak nehir ve göllerden Karadeniz’e ve Hazar denizine kadar tekne ile ilerlemek mümkün. Nehirleri ve gölleri farklı rakımlardaki havuzlar şeklinde birbirlerinden ayırmışlar. Belli bir seviyedeki havuzdan diğer havuza geçileceği zaman bir teknenin sığabileceği boyutta küçük bir havuzun su seviyesi değiştiriliyor, adını su asansörü koyalım. Biz, gezimizde genellikle deniz seviyesinden yukarıya çıktığımız için; asansör - bir havuz haricinde - hep yukarıya doğru çalıştı. Tekne küçük havuzun açık olan kapısından içeri giriyor ve kapı arkamızdan kapanıyor. Sonra bu havuza su doldurulmaya başlanıyor, ta ki bir üst seviyedeki havuzun rakımına ulaşılıncaya kadar. Su seviyesi şamandıralarla kontrol ediliyor, yeterli miktarda su dolduktan sonra önümüzdeki kapı açılıyor, böylece bir basamak tırmanmış oluyoruz. Sistem Sovyet zamanında tamamlanmış çok akıllı bir sistem. Bu sayede nehirde seyredecek teknelerin her iki yönde de fazladan enerji harcamadan seyahat edebilmeleri sağlanmış. Yukarı çıkış için harcanan enerji kapıların açılıp kapanması için gerekli olan enerjinin dışında tamamen suyun taşıma gücünden geliyor.

Geminin nehir üstündeki ilk durağı Mandrogi adlı yapay bir köy oldu. Aşırı pahalı fiyatlar ve orman içinde yürüyüş yolları dışında hiçbir özelliği olmayan mekan, St. Petersburg’daki hareketlilikten sonra fazlaca sıkıcıydı. Mandrogi’den ayrıldıktan sonra seyir halindeki ikinci akşamımızda Onega gölünden geçtik. Pek deli havalarıyla meşhur olduğunu sonradan öğrendiğimiz bu gölün üzerinde gecelemek bol sallantı, bol gürültü ve bol sarsıntı demekmiş, onu öğrendik.

Ertesi gün vardığımız nehir üzerindeki ikinci durağımız; görmek için sabırsızlandığım, gezide görmeyi en heyecanla beklediğim yer olan Kiji adasıydı. Bu adada 1714’te yapılmış büyük bir ahşap kilise ve eski ahşap Rus evleri bir açık hava müzesi şeklinde sergileniyor. Ada Rusya’nın en kuzey bölgelerinden biri olan Kondoroga bölgesinde. Gemiden üç kez inmek zorunda kaldım: 1. Hırkayla 2. Hırka üstüne polarla 3. Hırka üstü polar üstü ceketle. Üçüncüde yaşayabileceğim bir korumaya ulaşmıştım . Zamanında dili de farklı olan bölge artık tamamen Rusya ile birleşmiş durumda. Bu bölgenin farklı yerlerinden toplanmış geleneksel ahşap mimarisi örneklerinin hepsi adaya taşınmış (evet, kocaman kocaman evleri, kiliseleri, her şeyi taşımışlar, nasılını bilmiyorum). UNESCO adayı 1992’de koruma altına almış. Adada sağdan soldan taşınan iki küçük şapel haricinde bir eski kilise (Rusya’nın en eski ahşap binası, sanırım 15.-16. yy), iki daha yeni kilise (yapım tarihi 1714) var. Yeni kiliseler benzer zamanlarda doğrudan oraya inşa edilmiş. Bunlardan biri büyük, diğeri küçük. İlk yapılan büyük kilise.

Zamanının din tacirleri Hıristiyanlığı yaymaya çalışırlarken bu büyük kiliseyi eski pagan tapınağının üstüne inşa etmişler. Yaptıkları yıkımı onaylamamakla birlikte çıkarttıkları işe gerçekten hayran kaldım. UNESCO’nun rüküş Elizabet’in rüküş sarayını değil de bunu koruma altına almış olması kesinlikle bir tesadüf değil. Peri masallarından fırlamış gibi bir mimari çıkmış ortaya. Tepesindeki haçlar olmasa (ki uzaktan pek de seçilmiyor) içinden her an elfler fırlayabilirmiş gibi bir his yaratıyor. Daha sonra yapılan daha küçük kilise de benzer mimari güzelliğe sahip olmakla birlikte söylediğim gibi daha küçük. Bu binaları yapan amcalar, gösteriş olsun diye o zamanın teknolojisiyle bir mühendislik harikası olan kocaman binayı dikebilmişler, ama kışın -30 derecesinde insanları o binanın içinde ısıtmayı becerememişler. O yüzden, büyük gösterişli bina yazlık kilise olarak kullanılırken, yanındaki daha küçük bina kışlık kilise olarak kullanılmış. Büyük kilise restorasyonda olduğu için içini gezemedik, küçük kiliseyi görüp tesadüfen birkaç ilahi dinleme şansını bulduk. Büyük kilisenin restorasyonu 2 sene önce başlamış. UNESCO korumasından sonra birçok kişiden restorasyon projeleri toplanmış, bunlar arasından biri seçilip uygulamaya konmuş, işin ne zaman biteceği ile ilgili bir öngörü yok. Merak edenlere restorasyonu binayı içeriye yerleştirdikleri bir çelik kafes ile havaya kaldırarak aşağıdan yukarıya her parçasını restore edip tekrar aşağıya yerleştirerek yapıyorlarmış. Buranın halkı Pagan kültüründen geldikleri için, her ne kadar Hıristiyanlığı kabul etmiş olsalar da eski alışkanlıklarını kaybetmemişler. Kiliselere Tanrıya hediye olarak çiçekler bırakıyor, evlerindeki ikonaların yanına arpa, çavdar koyuyorlarmış. Havanın güzel olması, toprağın bereketli olması için yıllardır bildikleri çabalarını uygulamaya devam etmişler. Hatta işlemelerinde, nakışlarında bile hala pagan figürleri kalmış, ağaçlar, tarlalar işliyorlarmış. Kiliselerin haricinde bir de ahşap ev gezdikten sonra verilen serbest zamanda adanın geri kalanında hızlı bir tur yaptım. Benzer evler, birkaç küçük şapel kiliselerin yanında çok ilginç değildi ama en güzeli huzur verici bir doğanın içinde yürüyüş yapmış olma fırsatı oldu.

Kiji

Onega gölünün çalkantısında akşama kadar devam eden yolculuk, akşam tekrardan nehir yoluna girdiğimizde sakinleşti ve gece rahat bir uyku çekebilmemizi sağladı. Ertesi günün durağı Goritsy adında küçük bir yerleşim yeri oldu. Buradaki turumuzu nehirden 5-6 km içeride bulunan en büyük manastırını ziyaret etmek ve sonrasında kürk alışverişi yapmak oluşturdu. Rivayet oymuş ki bu manastırı rüyasında Meryam anayı gören bir keşiş kurmuş. Moskovadan Goritsi’ye 600 küsür km’lik yolu yürümüş, göl kıyısında sessiz sedasız bir yerde yere bir höyük kazmış, önüne bir haç çakmış. İnsanlar bu adamın etrafında toplaşıp bir cemaat oluşturmuşlar ve zamanla oluşturdukları manastır bayağı büyümüş, “en büyük” lafını hak etmiş. Manastırın girişinde yan yana iki kemerli kapı var; biri büyük, biri küçük. Büyük olan zamanında sadece bayramlarda açılırmış, artık turistlerin ayakyolu olmuş. Eğer bu kapıdan sessizce geçersen günahlarından biri affedilirmiş. Hangisinin affedileceğini seçemiyormuşuz ama! Manastırın yanında bulunduğu göl insanı gençleştirirmiş, içinde yüzmek gençlik iksiriymiş. Bence bu bölgede yaşamak göle girmesen de tam anlamıyla gençlik iksiri. Bölgenin 100küsür kilometre çapında fabrika bulunmuyormuş. Nefes aldığınızda içeri giren havanın tazeliği ve temizliği tertemiz bir pınardan yumuşacık bir su içiyormuşsun hissi yaratıyor. Gerçekten çok dinlendirici ve huzur verici.

Rehberimizin söylediği kadarıyla turun en ucuz kürk alınabilecek noktası burasıymış. Limandan içeriye doğru uzanan bir kürkçüler sokağı var. Ben, kayakta kullanmak üzere bir şapka almak istiyordum, hani şu kürklü kürklü insanın kulağını tutanlardan. Bir sürü şapka denedim, hepsi birbirinden komik durdu. Burada kaliteli kürk satıyorlar, genellikle de tilki kürkü, vizon da bulunuyor. Tilki kürkünün tüyleri uzun uzun olduğu için şapkası kafamı kocaman yaptı. Üzerine fiyatını da ekleyince (tanesi 65 avro)almaktan vazgeçtim, bu fiyata sentetik kaliteli malzemeden en güzel kayak şapkalarını alabileceğimi bilirken hayvanı kafama takmanın bir anlamı yok dedim. Ama ertesi gün Ugliç’e gittiğimizde fikrim değişti. Burada daha düşük kalite sayılan, yani tüyleri daha kısa olan tavşan kürkünden şapkalar hem daha hesaplıydı, hem de daha güzel durdu. Böylece pek de hayvan sever ve çevreci olmadığımı, sadece biraz cimri olduğumu esefle fark etmiş oldum ve kendime güzel bir kayak şapkası aldım (tanesi 1400 ruble, 80-90 TL gibi bir şey oluyor.)

Ugliç, Rusya’nın tarihinde önemli bir yer olan ve gezinin en ucuz alışverişinin yapılabildiği tertemiz ve güzel bir yer. Saat ve peynir fabrikalarıyla kendilerini küçük İsviçre diyen kasaba sakinleri turistlere çok alışkınlar. Gemi limana yanaştığında akordeon çalan müzisyenler tarafından karşılandık. Temiz ve küçük bir şehir olan Ugliç, 900’lerde kuruşmuş ve Rusya’nın en eski yerleşimlerinden biri. Bu şehrin tarihi önemi Ruslar için çok büyük. Bir hanedanın son varisi burada öldürüldükten sonra kendilerini “sorunlu zamanlar” adı verilen bir dönemde bulmuşlar. Öldürülen varis Korkunç İvan’ın torunu ve Rudrik hanedanının son temsilcisiymiş. Öldüğü yere bir kan kilisesi yapmışlar. İçinde bir sürü ikonalar, altın sırmalı resimler var. Gördüğümüz tüm kiliselerde bu altın sırmalı resimler vardı. Gezinin 7. Günü olan Ugliç turu sırasında artık bu ikonalara doymuş durumdaydık. Mimarinin ilginçliğini kaybetmesi beklendik ve erken gelen bir sondu. En azından gezi sonuna kadar ilgimi koruyacağımı tahmin ediyordum, bu vesileyle 6 yaşında bir çocuğun ilgi süresine sahip olduğumu kendime bir kez daha ispatlamış oldum.

Gezinin bundan sonraki ve son durağı Moskova oldu. Nehir yolculuğu öğlen 13.00e kadar sürdü. Ardından Moskova’da geçireceğimiz 1,5 günlük maraton başladı. İlk işimiz otobüslerle yapılan bir şehir turuna katılmak oldu. Kızıl meydanda geçirilen birkaç saat maalesef ki hayal kırıklığı oldu. Meydan kremlinin yanında bir sürü soğan kubbeyi görüyor. Çarlık zamanından Sovyet zamanına, hatta günümüze kadar halk için çok önemli bir yer olmuş. Önemli duyurular buradan yapılmış, bizim taksim meydanı gibi gösterilere de mesken olmuş, kutlamalara da. Hatta Lenin’in mozolesi meydanda yer alıyor. Amma ve lakin, meydanda yakın zamanda bir organizasyon yapılacağı için ortaya çadırlar, sandalyeler vs. koymuşlar, hazırlıklar devam ediyordu. Dolayısıyla ne kızıl meydanı heybetiyle seyredebildik, ne de gösterileri ve bize verilen 2 saatlik serbest zamanı serseri mayın gibi geçirdik. Yakınlarda bulunan yer altı alışveriş merkezi ve Kızıl meydanda yer alan meşhur alışveriş merkezi GOM’a girip Moskova’nın aşırı pahalı fiyatlarını gördük. Sonra etrafta biraz yürüyüş yaptık, yürüyüşümüz sırasında zamanında kremlinin etrafından geçen nehre yataklık eden bölgedeki 2. Dünya savaşını anma parkını gezdik. Bizim Kahramanmaraş gibi kahramanlık ünvanı alan şehirlerin kril alfabesi ile yazılmış hallerini okumaya çalıştık. Ateşi hiç sönmeyen meçhul asker anıtını gördük. Kızıl meydan ve çevresini gördükten sonra İsa’nın yükselişi katedralini ziyaret ettik. Bütün hafta ortadoks katedrallerindeki altınları seyrettiğimiz için işler biraz rutine binmiş ve heyecanını kaybetmişti. Ama bu düşünce katedralin içinden adımımı atar atmaz değişti. Burası Rusya’nın en büyük katedrali imiş– ikincisi St. Petersburg’daki St. İsaac katedrali imiş. Sovyet zamanında yıkıldıktan sonra 90’larda ilk fırsatta yeniden yapmışlar. İlk yapılışı 50 yıl süren katedralin aslına uygun olarak yeniden yapılması zamanın teknolojisi ile 6 yılda tamamlanmış. İçi dışı pıırıl pırıl, yepyeni ve alabildiğine şaşaalı haliyle. İçindeki ikonalar ve resimler etkileyici. Çok güzel bir dekorasyon. Burası birkaç sene önce bir punk gurubunun gösterisine sahne olmuş, sevgili punkçularımız 2 sene hapis cezasına mahkum edilmişler. Ben derim ki eğer Moskova’ya gittiyseniz bu katedrale uğramadan geçmeyin.

Moskova Komunizm döneminin etkisinin en net gördüğümüz şehir – ki başkent olduğu için doğal. Lenin’in 7 kız kardeşi diye bilinen binalar Sovyet mimarisinin önemli örnekleri. Meşhur Moskova metrosu da bu dönemde yapılmış. Farklı farklı duraklarda farklı farklı süslemeler var. Hepsinin teması yaklaşık aynı: çalışalım, sağlıklı olalım, paylaşalım, spor yapalım. Birinde Lenin büstü var, birinde barışı simgeleyen figürler var, birinin tavanında altınlı mozaikler var, başkasında ülkenin dört bir yanından gelmiş envai çeşit mermer var. Velhasıl metronun süslemeleri açıkça söylüyor ki Sovyet liderleri de en az kovaladıkları çarlar kadar gösterişe düşkün adamlarmış ve güzel bir görsel şölen oluşturmuşlar. Moskova’ya gelip kızıl meydanda alışveriş yapmasanız da olur ama metroyu görmezseniz çok yazık olur!

Ertesi gün kremlin ve Arbat sokağını gezdik. Öncelikle Arbat sokağından başlamak istiyorum, zira anlatması çok kolay. Bir sokak, üstünde hediye dükkanları ve sokak ressamları var. Sokak ressamları çok hayranlık uyandırıcı değil, Yalıkavak gecelerinde çok daha yetenekli ressamlar görmek mümkün. Hediyelik eşya dükkanları pek ucuz değil. Bu sokak pek görülesi değil. Ama eğer vaktiniz varsa kremlinden 15 dakikalık sallana sallana yürüme mesafesi. Kremlin kale demekmiş. Bir kale olarak 14. Yüzyılda belirmesine rağmen 12. Yüzyıldan itibaren
hendekler vs. ile korunmakta olan bir prenslik merkezi olarak varlığını sürdürmekteymiş. Kocaman kocaman kırmızı kiremitli duvarlar rönesansın etkisi ile son şekillerine ulaşmış, Rönesans St. Petersburg’da da, Moskova’da da açıkça görüldüğü gibi Rusya’yı boş geçmemiş. Kalenin içinde birsürü çarın gömülü olduğu bir katedral, bir sürü patriğin gömülü olduğu başka bir katedral var. Bunlara katedral demişler ama çarların gömülü olduğu yer gördüğüm diğer katedrallere göre daha küçüktü. Patriklerin gömülü olduğu Meryem ana katedrali yüzyıllar boyu çarların taç giydiği yer olmuş. Başkent St. Petersburg’a taşındığı zaman bile çarlar taç giymeye buraya gelmişler. Bu kalenin içine gelen geçen tüm hükümdarlar bir şeyler eklemiş. Çarlardan kimi kocaman bir çan yaptırmış, kimi ailesi için kilise. Sovyetler şu anda Rusya’nın en itibarlı konser salonu olan bir toplantı salonu yapmışlar. Bu kadar eski ve hep yönetim için kullanılan mekana bir direk olsun dikmek ölümsüzleşmeyi garantilediği için bu fırsatı kaçıran yönetici görülmemiş. Kalenin içindeki bir bina halen yönetim merkezi olarak kullanılmaktaymış ve ziyaretçiler için ayrılan kaldırım dışında bir yere ayağınızı bastığınız anda etrafınızda güvenlik görevlileri beliriyor. Şöyle açılıp da biraz uzaktan fotoğraf çekmek yassah hemşerim! Şaka bir yana, nasıl oluyor da onca turistin her gün girip çıktığı yerde güvenlik sağlıyorlar anlamıyorum. Ya biz fazla paranoyağız, ya da onlar fazla rahat.

Moskova gezisinin son notu olarak; yaptığımız gece turunda 2. Dünya savaşında ölenler anısına hazırlanmış, şehrin göbeğindeki kocaman parkı ve kızıl meydanın gece halini gezdik ve serçe tepesinden şehrin gece manzarasını seyrettik. Fırsat oldu gezdik, iyi ki gezmişiz, zira bu şehrin gecesi gündüzünden daha güzel. Kızıl meydanın her yanı çok güzel ışıklandırılmış. Moskova’da yaptığım tüm gezilerin ortalama sonucu olarak: 1. Ruslar, 2. Dünya savaşındaki kayıplarını hala anıyorlar ve açıkça saygı duyuyorlar. 2. Sovyet dönemi kendisinden çarlık dönemini ve etkilerini tamamen silmeye çalışmış 3. Rusya federasyonu Sovyet dönemini ve etkilerini tamamen silmeye çalışmış 4. Her dönemde yaşayan adamlar şehirlerini sevmişler ve bir şeyler katmaya çalışmışlar.

Moskova’ya gitmeden önce yazılarından yararlandığım Erdin İVGİN şehirde benden çok vakit geçirip, izlenimlerini benden detaylı yazmış. Ona buradan teşekkür edip yazısının bağlantısını aşağıda paylaşıyorum:

http://www.gezialemi.com/GeziAyrinti.asp?ID=139&SAYFA=2

Moskova’da geçen 1,5 günün ardından 18.30’daki uçağımıza yetişmek için 14.30da Arbat’tan
yola çıktık. Sevgili rehberimiz Vera’nın önlemleri sayesinde 30 km’lik yolu 2 saatte alarak İstanbul alıştırması yapmamıza rağmen uçağın kalkış saatine yetiştik, ama maalesef uçak yetişemedi ve 2 saat rötar yaptı. Tatil güzeldi ama evini özlemiş ve yorulmuş bir insana bu son darbe vurulmaz, insafsızlıktır deyip Aeroflot havayollarına teessüflerimi sunarak yazımı bitirmek istiyorum. Sayın havayolları yetkilileri kendinizi şahane kuzu yemeği ile affettirmeye çalıştığınızın farkındayım. Kuzuyu kabul ettim ama bir dahaki sefere zamanında kalkın!

Yorumlar - Yorum Yaz



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam57
Toplam Ziyaret573639
Seyahat Valizi Search
Özel Arama