• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Japonya yazıları sayfasına dönmek için tıklayınız.

Kyo-to

Önce biraz Japonca dersi ile başlayalım. “to” Japoncada başkent demekmiş. To-kyo’daki to ile Kyo-to daki “to” aynı, yani başkent demek. Kyoto batının başkenti, Tokyo da doğunun başkenti demek. Şimdi siz bana ikisinde de “kyo” var, nasıl oluyor da biri doğu, biri batı oluyor diyeceksiniz ama bence hiç demeyin, zira ben de bilmiyorum. Kyoto 794 – 1868 yılları arasında 1000 yıldan uzun bir süre Japonya’nın başkenti olmuş. Şehirde geleneklerine son derece bağlı, hafif tutucu ama bayağı turistik bir hava var.
Bu cumartesi aldım çantamı sırtıma ve son derece kültürel ve mistik bir gezi yaptım. Geleneksel Cuma gecesi partisinden sonra kimsenin gözü cumartesi günü kalkıp bir yerlere gitmeyi kesmiyor, sanırım bu gerçeği kabullenmenin zamanı geldi çattı. Allahtan cebimde fotoğraf makinem, sırtımda çantam tek başıma uzun yürüyüşler yapmak gibi bir hobim var, yoksa sanırım Japonya’da görebileceğim pek çok şeyi göremeden geri dönecektim. Neyse, cumartesi sabahı tren istasyonuna giden 9.30 servisini yakalamayı planlayıp 11 servisine binerek gezime başladım. Osaka’daki odamdan çıkıştan itibaren yaklaşık 50 dakikalık bir yolculuktan sonra Kyoto’nun kocaman, son derece modern ve gösterişli istasyonunda trenden indim (istasyonla ilgili daha ayrıntılı birkaç paragraf altta geliyor). Amacım daha önce Japonya’ya gelen ODTÜ’lü internet arkadaşımın izlerini takip ederek kısa ve çok bilinen yerleri görebileceğim bir tur yapmaktı. İlk önce turist bilgilendirme noktasından Japonca olmayan güzel bir harita edindim. Birkaç dakika haritaya şapşal şapşal baktıktan sonra aman, haritaya ne gerek var, ben kendi yolumu kendim bulurum dedim (güleni vururum!).
Bunun için ilk adım olarak bisiklet kiralayabileceğim bir yer aramaya başladım. Canderim’in tarifine bire bir uyarak istasyondan çıkıp sola döndüm. Evet, bir sürü bisiklet vardı ama hiçbiri kiralık değildi. Belki biraz daha ileridedir, şurada buradadır derken en iyisinin birilerine sormak olduğuna karar verdim. Aldığım 2 tarif de birbirinden farklı ve yanlıştı. Yanlış yolda yürürken kendimi buda heykelleri, heykellerin konulacağı kutular, tespih vs. satan bir dükkânın önünde buldum ve “tanımak istediğim bir şehirde kaybolmak her zaman için iyidir” kuralını bir kez daha ispatlamış oldum. Dükkân sahibinin yarım İngilizcesi ve benim yarım Japoncamla biraz sohbet etmeye çalıştık. Bu sayede Budistlerin tespihi saymak için değil avuçlarının içinde yuvarlamak için kullandıklarını, bir nevi masaj yaptıklarını öğrendim. Dükkân sahibinin istasyona geri dönmem konusundaki son derece akıllıca önerisi ile kendimi – tabii ki farklı yoldan – istasyona attım. Yürüyüş sırasında, nasıl olsa burası bir günde gezilecek bir yer değil ve yurttaki arkadaş grubu eninde sonunda buraya gelecekler düşüncesi ile popüler yerlere gitmekten vazgeçtim. Elimdeki haritadan popüler yerlere giden otobüslerin numaralarını buldum ve onlar dışındaki otobüslerden sırası en uzun olanı gözüme kestirdim (insanlar bişey biliyo da gidiyo di mi). Otobüse bindikten sonra insanların güruh halinde indikleri ilk yerde kendimi otobüsün dışına attım. İndiğim yerde bir müze ve bir tapınak vardı.
İlk hedef Kyoto ulusal müzesiydi. Müzeye giriş ayda iki gün, 2. ve 4. cumartesi, ücretsizmiş ve şanslı günümdeydim. Müzeye girişte beni şok eden ilk şey gördüğüm heykel oldu. Karşımda Roden’in düşünen adamı duruyordu!!! Müze iki binadan oluşuyor. Bir tanesi 1900lerin ortalarında yapılmış, görece yeni bir mimari ve “gündelik olarak” orayı kullanıyorlar. Diğeri 1800’lerde Fransız mimarisi örnek alınarak bir Japon mimar tarafından tasarlanmış. Bu ikinci bina, zarar görmesin diye, özel sergiler dışında kullanılmıyor. Müzenin girişinde Japonca, İngilizce ve Fransızca yazılar var. Roden de Fransız rüzgârı ile gelip bahçeye konuvermiş. Bahçeye taştan heykeller, mezar taşları gibi bişeyler koymuşlar.  Müzenin içinde bir sürü budha heykeli, eski imparatorların resimleri ve el yazmaları, Çin boyaması ile süslenmiş seramikler, kıyafetler falan var, güzel bir müze. Resim çekmek yasaktı
aslında ama bir kısmının resimlerini cebren ve hile ile elde etmiş bulunuyorum.

Japonya’daki Fransa / Roden ve Fransız mimarisi Japonya’daki Fransa / Roden ve Fransız mimarisi

Müzeden sonraki ikinci durağım Sanjusangen-do isimli bir Budist tapınağı oldu. Burası artık tapınak olmaktan çıkmış, girişi ücretli turistik bir mekân haline gelmiş. Ama hala orada çalışan Budist rahipler var, sanırım boş zamanlarında rahiplik yapıyorlar. Tapınaklarına ayakkabılar çıkartılıp giriliyor ve oradaki heykellere saygı nedeni ile foto çekilmesi yasak. Yalnız garip bir durum var ki kendi çektikleri fotoları kartpostal şeklinde satıyorlar ;).
Bu tapınağın özelliği birbirinin aynısı 1001 tane tanrı heykeli olması. Bu heykellerin birsürü kolları var ve her bir kolda insanlara yardım etmek için ayrı bir alet tutuyorlar. Yalnız bir sorun var ki kendilerini korumaktan aciz durumdalar. Bu nedenle o tanrıları ve onlara inananları korumaktan sorumlu başka tanrıları da var – ki bunlar doğal olayları temsil ediyorlar. Koruyucu tanrılar; rüzgâr, tayfun, su gibi insanların korktukları şeyleri temsil eden korkunç suratlı heykeller. Tapınağın bahçesinde zamanında dini törenlerin yapıldığı üstü kapalı uzun bir koridor var. Koridor boyunca bilgi kartları ile tapınağın tarihçesi anlatılmış. Mum yakıp dilek dilemek ve tütsü yakıp kötülüklerden kurtulmak gibi adetleri var.
1001 heykelli tapınaktan çıktıktan sonra midem sırtıma yapışmış bir şekilde bir Mc Donalds aramaya başladım, Allahtan yakınlarda bir tane varmış. Türkiye’de suratına bile bakmazken burada sürekli Mc Donalds’da yemem ayrı bir tartışma konusu ama ne yapayım, burada kebapçı var da biz mi gitmiyoruz… Altım kuru, karnım tok bir biçimde bundan sonra nereye yürüsem diye düşünerek yola koyuldum zira görüş alanımdaki gezilecek yerler son buldu. Ya Allah diyerek bir yola vurdum kendimi. Bir süre karşıma ilginç bir şey çıkmayınca yolda birilerine sorayım dedim. İkinci denememde İngilizce bilen bir Japon buldum. Maalesef ki tapınakların açık oldukları saati kaçırmışım ama amcam bana bahçesi güzel, gezersin diye bir tapınak tarif etti.

Tapınak bahçesi-Kyoto

Japon kültüründe bahçe düzenlemesin, ağaçlar, çiçekler ve havuzların çok büyük önemi var. Ölen imparatorları için bizdeki türbe hesabı tapınak yaptırmıyorlar, tapınakların bahçesine ağaç dikiyorlar. Bütün tapınakların bahçeleri çok güzel ağaçlar ve çiçeklerle özenli bir şekilde “dekore edilmiş” ve son derece huzurlu, güzel bir havası var. Her bahçede, büyük ya da küçük, muhakkak bir havuz, havuzun içinde de muhakkak birkaç balık var (Japon balıkları!!!).
Tarifini aldığım yere doğru ilerlerken yolda küçük küçük tapınaklar gördüm. Bir Şinto tapınağının bahçesinde yaşlı bir amcamla konuştuk, ondan Osmanlı imparatorluğunun Japonca adının “Osman-Toruko” olduğunu öğrendim. Yolda girdiğim başka bir tapınakta “tatami” ile kaplı geleneksel bir Japon odasına girdim. Tatami dedikleri ince saz gibi çubuklardan yaptıkları bir halı. Türkiye’de aynı çubuklar amerikan servis yapımında kullanılıyor. Hedef tapınağa ulaştığımda güzel bir bahçeden gayrı bir şey göremedim zira artık her yer kapanmıştı ama yol boyunca gördüklerim bana yetti.
 

Tatami Odası Tatami odası
 
Dönüş yolunda ana caddeleri takip etmeyi bırakıp ara sokaklara attım kendimi. Tren istasyonunda gördüğünüz son derece modern, gelişmiş şehir; arka sokaklarda maskesini çıkartıp özünü gösteriyor ve ağır başlı bir hal alıyor. Evler geleneksel, insanlar geleneksel, lokantalar geleneksel, dükkânlar geleneksel… Çok güzel otantik bir havası var şehrin.
Tren istasyonuna döndüğümde hava kararmıştı ve ben nedendir bilinmez milkshake krizine girmiştim. İstasyonun üst katlarında birkaç kafe gözüme çarptı, oralarda kesin vardır diyerek yukarıya çıkmaya başladım. Birinci kat, ikinci kat derken kendimi onuncu katta buldum – ki bu kadar çok katın olmasını beklemiyordum. Yukarıya çıkış için iki yol var, bir açık havada yürüyen ve yürümeyen merdivenlerle, diğeri de binanın içinde. Açık havadaki yolda, orta katlarda bir sahne var. Ben çıkarken o sahnede kravatlı amcamlar gayet ciddi bir tartışma yapıyorlardı. Bu aralar burada seçim dönemi sanırım, orada burada propaganda yapıyorlar. Bu da onların bir parçasıydı herhalde galiba sanursam. Neyse, yolun ilk yarısını milkshake bulmak için, ikinci yarısını da Allah Allah, yukarda ne var acaba diyerek tırmandım ve bingo! Şanlı günümdeydim! En üst kata şehri yukarıdan seyredebileceğiniz bir teras yapmışlar, terasa bir çim sahne kurmuşlar ve sahnede geleneksel Japon enstrümanları ile bir konser vardı! Tabii ki manzarası en güzel olan yerlerden birine kurulup hem şehri seyretmeye hem de müziği dinlemeye başladım. Çaldıkları enstrümanlar bizim ney’in bambudan yapılmış ve blok flüt sesi çıkaran hali. Sahnede iki kişi vardı, müzik de iki sesliydi ve güzeldi…

Kyoto kulesi

 

Kyoto kulesi

 

Neyse konseri de izledikten sonra artık yavaştan yurduma yollansam iyi olur diye kalktım. Dönüş yolum içeridendi ve gözlerime inanamadım. En üst katı restoranlar olmak üzere – ki buradan milkshake aldım, ne ararsan bulunur, çılgın bir alışveriş merkezi ve içinde tıklım tıklım turist. Manzarayı gördükten sonra Japonların pek akıllı olduklarına bir kez daha kanaat getirdim. En turistik yerlerine yaptıkları tren istasyonunda birkaç tane otel, kocaman bir alışveriş merkezi ve turistlerin bulmayı umduklarından çok daha fazla aktivite var!

Tebrik ederim Japon-san.

 

 

Tüm Kyoto resimlerini görmek için tıklayınız.



0 Yorum - Yorum Yaz

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam81
Toplam Ziyaret587051
Seyahat Valizi Search
Özel Arama