• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Japonya yazıları sayfasına dönmek için tıklayınız.

Tokyo

To-kyo: doğunun başkenti (bkz. Kyoto) lakin isminin aksine Japonya’nın batılı ve batıya bakan yüzü. Şehrin içine girdiğiniz anda hissettiğiniz; bina yapılarından tutun da insanların kıyafetlerine, duruş, bakışlarına kadar işlemiş bir batılılık… Evet, Tokyo Kyoto gibi değil, Nara gibi değil. Burası Japonya’nın modern başkenti.
Tokyo’nun içindeki ilk durağımız olan Tokyo üniversitesi ülkenin en eski üniversitelerinden biriymiş. Okulun bulunduğu bu yer, zamanında, bölgenin en hatırı sayılır ailelerinden biri olan Maeda ailesine aitmiş. Şu anda o aileden kalan tek şey içinde güzel bir göletin bulunduğu şahane bir bahçe. Burası Japonya’da son derece ünlü bir yermiş ve her ünlü yer gibi bir aşk hikâyesi varmış: Natsume Soeseki’nin yazdığı, “Sanshiro” adındaki Japon klasiği roman.
Bahçenin içindeki göletin şekli Japoncada kalp anlamına gelen ve “kokoro” veya “shin” şeklinde okunan kanjinin şekline benzetilerek yapılmış. Bu bahçeye “gerçekliğin öğrenildiği kalp şekilli gölet” (iku toku en shinjike) adı veriliyormuş ama Sanshiro romanından sonra romanın adıyla anılmaya başlanmış.
Ben gördüm, hiç de öyle şahane değildi amma yine de kapının önünde bu kapıya değer veren bir Japon’la, koordinatörümüz Miyoshi ile fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedim.
Üniversite gezisinden sonra orada tanıştığımız bir hocayla birlikte bir Japon restoranına gittik ve ilk kez lezzetli bir Japon yemeği yedim. Sağolsunlar balıkları pişirmişler, üzerine de garip soslarından dökmemiş, sosunu yanına koymuşlardı. Öyle olunca güzel güzel ızgara balıkmış, kızarmış jumbo karidesmiş, efendime söyliim kazmış falan, bir sürü güzel yemek yiyip, yanında meyve suyu ile karıştırılıp içilebilir hale getirilmiş sake içtik.
Gecenin resmi programı bittikten sonra Tokyo’da geçireceğimiz ve kısalığından dolayı çok iyi değerlendirilmesi gereken bir gece ve bir günümüz vardı. Ancak bu gün, dört günlük son derece yoğun bir teknik gezinin dördüncü günü olduğu için hepimiz dizlerimiz titrercesine yorgunduk. Kalacağımız otele bavullarımızla birlikte sürüklenerek vardıktan sonra, adeta bi görev hissiyle ne zaman dışarı çıkacağımızı kararlaşırdık. Odalara yerleşip bir kahve içmeye yetecek kadar zamandan sonra kendimizi Tokyo’nun Ankaralılar için GOP’u, İstanbullular için Etiler’i olan; bir sürü son derece pahalı markanın dükkanlarının bulunduğu, ışıl ışıl, jan janlı, kımıl kımıl bir caddeye gittik: Ginza.

Ginza - Tokyo

Orada tüm Japonya’nın en pahalı arazisinin önünde saygıyla eğildikten sonra yüz yıllık, zamanında katedral olarak kullanılan ve duvarlarında şahane mozaikler bulunan Lion birahanesine gittik. Japonya’da katedralden bozma bir birahanede İrlanda birası içerken (guiness içtik üzerinize afiyet) kendimi kesinlikle Asya’da hisstmediğimi söylemeliyim. Zaten Tokyo’ya, bilhassa Ginza’ya girince Asya’dan çıkmış olduğumu iliklerime kadar hissetmiştim. Halimiz olsaydı bir Latin barda sabahlamayı gerçekten çok istiyorduk ama grubun bedenen en genci olan ben ve ruhen en genci olan Nara bile artık otele dönüp uyumak istiyorduk.
Ertesi gün öğleden sonra saat 4’teki trenimize kadar Tokyo’yu çılgınlar gibi gezmek için koskoca bir yarım günümüz vardı. Tur şirketlerinin düzenlediği, yarım günlük son derece pratik Tokyo turları için şansımızı denedik ama hepsi bizi alamayacak kadar doluydu. Biz de buradaki koordinatörümüz, rehberimiz ve annemiz olan Miyoshi San’ın da yardımıyla bir münasip rota çizdik. Miyoshi bize biletlerimizi alıp, haritalarımızı dağıtıp, “aman dikkat edin, biletlerinizi kaybetmeyin, yarın da okula saatinde gelin” diye tembihledikten sonra büyük bir hızla yola çıktık. Yolun başlarında Türkiye’de 6 yıl kalıp veterinerlik okumuş ve bir yıldır da Tokyo’da yaşayan Moğolistanlı bir arkadaş ile buluştuktan sonra yarı Türkçe yarı İngilizce bir geziye başladık.
Tokyo gezimize ait tüm fotoğrafları görmek için tıklayınız.



0 Yorum - Yorum Yaz

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam81
Toplam Ziyaret587051
Seyahat Valizi Search
Özel Arama